Baskının ve direnişin odağı olarak sanat

Ayşen Uysal

AKP iktidarı yirmi yıldır bir türlü kültürel hegemonyasını kuramadı. Hegemonyasını kurma çabaları son aylarda olduğu gibi kimi zaman hız kazandı. Festivallere ve konserlere getirilen yasakları da bu kültürel hegemonya kurma mücadelesi çerçevesinde düşünmek gerektiği kanısındayım. Niyazi Koyuncu ve Aynur Doğan konserlerinden, İlkay Akkaya konserine, Eskişehir Valiliği tarafından yasaklanan Eskişehir Anadolu Fest’ten, Muğla Valiliği tarafından yasaklanan Milyonfest’e, Gülşen’in başına gelenlerden, homofobik İstanbul eyleminde müziğin susturulmasına kadar yaşananlar sanatın içinde bulunduğu tehdidi bize açıkça resmetti. Yasaklanan bu sanatsal olayların ortak özelliği kitlesel olmaları kadar, neşe ve mutluluk gibi duyguları seferber edebilmeleri de. Böylelikle de bir araya gelen insanları iktidarın yarattığı baskı ikliminden bir süreliğine de olsa uzaklaştırabilmesi.

Sanat etkinliklerine genellikle mülki idare amirleri tarafından getirilen bu yasaklarda gerekçe/bahane “genel güvenlik, kamu düzeni, emniyet ve asayiş yönünden uygun görmeme” idi. Bu gerekçe tam da bir Türkiye klasiğidir. Örneğin, 90’lı yıllarda başta 1 Mayıs’lar olmak üzere eylemler ve etkinlikler, hatta piknikler aynı gerekçeyle yasaklanıyor ya da erteleniyordu. Aslında “erteleme” de o dönemde yasaklamanın bir diğer adıydı. Baskı ve yasaklar söz konusu olduğunda o günden bugüne değişen pek de bir şey yok, anlayış hep aynı.

Bahar aylarından beri festival ve konserlere getirilen yasakların gerekçeleri bununla da sınırlı değildi. İktidar yasakları gerekçelendirirken aklımızla dalga geçmeye devam etti. Kaz Dağları’nın “tıraşlanmasına” mevcut iktidar yol açmamış gibi, Balıkesir Valiliği, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin düzenlemek istediği festivali “orman yangınlarını” bahane ederek yasakladı! Çevre talanında rakip tanımayan iktidarın Fethiye’de düzenlenecek olan MilyonFest’i yasaklamasının gerekçesi ise festival alanının “özel çevre koruma bölgesinde yer alması” idi. Sanki sit alanlarında otel inşaatları almış başını gitmemiş gibi! İnşaat ya Resulullah derken çevreyi aklına getirmeyen iktidar, her ne hikmetse sanat söz konusu olunca çevre dostu oluverdi.

İktidar yasaklarını meşru göstermek için kimi zaman da arkasına gerçek ya da söylem düzeyinde bir halk desteğini aldı. Burhaniye’de olduğu gibi. Zira, Zeytinli Rock Festivali’nin yasaklanma gerekçesi “halktan gelen yoğun şikayetler” idi. Bu gerekçe her şeyden önce merkezi ve yerel iktidarların kararlarını halka dayandırarak meşrulaştırma girişimine temel oluşturma söylemi. “Halkımız öyle istedi”, getir o zaman yasağı! Meşru (!) yasak. Diğer yandan, ihbar ve şikâyet mekanizmalarını sıklıkla kullanan, bunu kendisine görev edinen bir kesim olduğunu da aşikâr.

Ama iktidarın atladığı önemli bir şey var. Her yasak, gizli ya da açık karşı çıkışları da beraberinde getirir. Nitekim, festival ve konser yasaklarında da böyle oldu. Ev hapsi cezası verilen Gülşen İzmir’deki konserine katılamayınca, binlerce insan onun gıyabında şarkılarını hep birlikte seslendirdi. Bu konser Gülşen’in maruz kaldıklarına verilen en iyi cevaplardan biriydi. Yasakçı politikalara bir diğer yanıt da izleyen günlerde yine İzmir’de, 9 Eylül kutlamaları çerçevesinde düzenlenen etkinlik vesilesiyle Gündoğdu Meydanı’nda bir milyonu aşkın insanın bir araya gelmesiyle verildi. Tarkan konseriyle bir araya gelen topluluk o meydandan iktidara en güçlü yanıtı vermiş oldu. Sanat aracılığıyla sesini duyurdu, şarkı sözleri sloganları oldu. Gündoğdu Meydanı’ndan verilen en önemli mesajlardan biri de mutluluğumuza, neşemize, gülüşümüze sahip çıkıyoruz mesajıydı. İzmir’de yüzbinler, birlikte gülmek, dans etmek, eğlenmek, neşeyi ve mutluluğu, umudu paylaşmak mümkün mesajını verdi.

Sanatla protesto ve direniş ne zamanımıza özgü ne de Türkiye’ye. Dünya tarihi, müziğinden tiyatrosuna çok çeşitli örneklerine tanıklık etti. Arjantin’de darbe döneminde tiyatro korkuyu aşma eylemlerine öncülük etti. Şili’de Victor Jara’nın şarkılarında ve konserlerinde dile geldi. Gün oldu, İran sinemasında kendisini gösterdi.

Türkiye’de ise itirazlar son haftalarda daha çok festival ve konserlerde sesini yükseltti. Rejimin baskısı karşısında şarkı olup dile geldi. Konserler engelleme ve yasaklar karşısında binlerce insanı bir araya getirdi. Konser ve festival alanlarından yükselen sesli ancak örtük bir protesto. Bazen bir aşk şarkısının dizelerinde politikleşiyor, bazen salt bir araya gelip sessizce oluşturulan ortaklıklarda, bazen de bizzat mutlu olup neşelenmede, gülmede ve dans etmede…

Gülmeyi unutmuş bir toplumda gülmek en devrimci eylemdir. Tıpkı müziği kısılan bir ülkede şarkı söylemenin en güçlü direnişlerden biri olması gibi…

Ayşen Uysal. Siyaset bilimci. Lisans eğitimini Mülkiye’de, yüksek lisans ve doktorasını Paris I Panthéon-Sorbonne Üniversitesi’nde tamamladı. 2015 yılında profesör oldu. Halen Paris Sciences Po-CERIve CRESPPA-CSU’ye bağlı araştırmacı olarak bilimsel çalışmalarını sürdürüyor.

İlgili Makaleler


Son makaleler