Feminist kadınların doğdukları ve yaşadıkları coğrafyalara göre öncelikleri farklı mı?

Feminist tarihin en önemli anlarına bakmak senelerdir işimin organik bir parçası. Yıllardır çeşitli dönemlerin feminist akımlarını inceliyor, hangi damardan, neden ve nasıl çıktıklarını, nasıl ilerlediklerini araştırıyor, bugüne nasıl yansıdığına dikkat etmeye çalışıyorum. Gündelik küçük hareketlerden, en büyük reformlara ve teorilere kadar, geniş bir skaladan, içeriden ve dışarıdan, farklı coğrafyalardan gelen sesleri duymayı, tüm feminist eğilimleri izlemeyi, bunların toplumsal evrimlerini ve sanatsal aktarımlarını incelemeyi sanatın ve edebiyatın bir parçası olarak görüyorum.

Yazdığım ya da sahneye koyduğum tüm senaryo, oyun, roman ve öyküleri hazırlarken, kadın karakterlerimin bunların neresinde durduğu her zaman kafamdaki en önemli sorunlardan birisi oldu. Yarattığım kadın figürlerinin her birini, hikâyenin geçtiği dönemlerdeki kadın hareketlerine bakarak tasarladım, olay örgülerime muhakkak bununla ilgili birkaç anekdot kondurdum.


Şanslıyım, son 4 yıldır yazı yazarken bu hassasiyeti paylaşan birçok kadın yazarla sürekli ilişki içindeyim. 2018 yılında kurduğumuz ve bugün 5 kıtadan, 30 kadar ülkeden 140 yazarın katılımıyla geniş bir feminizm platformuna dönüşen Frankofon Kadın Yazarlar Parlamentosu’nda sık sık son feminist akımların işlerimizdeki yerini tartışıyoruz.

Kurucularından birisi olduğum bu kolektifin üyeleriyle kadın bedenini ilgilendiren tüm konularda internet üzerinden sohbetler ediyor, kürtajdan cinselliğe, başörtüsünden anneliğe, meme kanserinden klitorise, kozmetikten estetiğe, danstan şiddete, hamilelikten iş hayatına tüm temalara felsefi, siyasi ya da edebi açıdan bakmaya çalışıyoruz; çünkü biz, parlamentomuzda, “kadın bedeni politiktir” diyoruz. Baskıcı rejimler, saçımızdan karnımıza, rahmimizden gözümüze, bedenimizin her milimetrekaresini kontrol altına almaya çalıştığına göre, vücudumuz siyasetle direkt ilişkilidir diyoruz. Tam da bu yüzden tüm otoriter rejimlerin ve tüm totaliter sistemlerin, tüm diktatör ve dinci liderlerin “işe” dünyanın her yerinde, kamusal ve özel alanda kadın bedenini nasıl tahakküm altında tutacağına bakarak başladığını, sokakta gülmekten kürtaja, bikiniden başörtüsüne, dans etmekten şarkı söylemeye bedenimize dair bir sürü konuyu “lider” erkeklerin aralarında, kadınsız toplantılarda tartıştığını biliyoruz. Tüm bunlara yıllardır kafa yoran, dünyanın dört bir yanında yaşayan kadın yazarlarla konuşmak benim hayatıma çok büyük bir zenginlik kattığından, bu görüşleri bir yazı dizisiyle sizlere aktarmak istiyorum.


Malum, bugün artık tek bir feminizmden değil, çeşitli neo-feminizmlerden söz ediyoruz. Artık dünyanın dört bir yanında onlarca farklı feminizm akımı var, envaı çeşit feminist damar var, bir de üstüne üstlük her kadının (ve hatta erkeğin) kendi biricik tecrübesiyle oluşturduğu bireysel feminizmi var. İlerleyen haftalarda tüm bu temalara uluslararası bir prizmadan bakarak, yeni nesil feminizmlerin Türkiye ile paralel ya da kesişen, yaklaşan ya da zıtlaşan hikayelerini aktarmak, feminizmin 19. yüzyıl sonundaki ilk dalgalarından bu yana kazanılmış ve kaybedilmiş hakları, hareketlerin tarihçesine geri dönüşlerle bugünü, eski davaların ışığında güncel olanı incelemek istiyorum.

Bu hafta, farklı coğrafyalardan kadın yazar, araştırmacı ve sanatçı arkadaşlarıma feminist savaşımların neresinde olduklarını, hangi davayla şahsen uğraştıklarını sordum. Acaba feminist kadınlar dünyanın her yerinde aynı davalarla mı meşgul diye merak ettim ve konu hakkında sohbete daldım. Bu küçük ankette bile karşıma çıkan gerçek, bazı konular “First World Problems” olsa da, aslında dünyanın her yerinde (zengin ve yoksul coğrafyalarda) hâlâ aşağı yukarı aynı ataerkil kafayla savaşmakta olduğumuzdu.

HERKESİN FEMİNİZMİ KENDİNE

Bu hafta farklı coğrafyalardan feminist yazarlara şu soruyu sordum:

Sizin feminist anlayışınızdaki öncelikleriniz neler? En çok önem verdiğiniz, uğruna en çok savaştığınız feminist dava hangisi? İçinden geldiğiniz kültüre, doğduğunuz ve yaşadığınız ülkeye göre, hangi spesifik konuyla ilgilisiniz?

Cevaplar şöyle oldu:

İranlı arkadaşım sosyolog yazar Chahla Chafiq tahmin edebileceğiniz gibi, yıllardır adına “İslam Devrimi” denen faşizmle savaşıyor. Faslı yazar Anissa Bellefqih eşit miras hakkı için çalıştığını, bu konuda makaleler, romanlar yazdığını söyledi. Kanadalı arkadaşım Lise Gauvin, Québec bölgesinde kurulan Kadın Statüsü Konseyinden umutla sözetti ama daha çok iş olduğunu hatırlattı ve “önceliğim kadın cinayetleri” dedi. Yine kadına şiddet konusunda çalışan Senegalli Fatoumata Kane içinse ilk iş, şiddet gören kadının konuşmasını sağlamak, bunun için de dinin bir korku, şantaj, tehdit unsuru olarak kullanılmasını engellemek. Alman yazar Bettina de Cosnac, ücret eşitliği diye cevap verdi. Tunuslu araştırmacı ve yazar arkadaşımız Sophie Bessis 2011’de kurulan Tunus Kadın Demokratlar Derneğinden bahsetti, önceliklerinin Covid döneminde artan evlilik içi şiddetle miras eşitliği olduğunun altını çizdi. Tunus’ta miras, kız ve erkek çocuklar arasında eşit paylaştırılmıyor ve Sophie’ye göre en büyük engel, toplumun ve Devlet Başkanının tutuculuğu. Lübnanlı romancı dostumuz Georgia Makhlouf, Lübnanlı annelerin çocuklara kendi vatandaşlığını verememesinin kanayan bir yara olduğunu, kadınlardan çocukları “yumurtlayıp” büyütmelerinin beklendiğini, tüm zamanlarını çocuklarına ayırmalarının istendiğini ama Lübnan’da “evin ve ailenin reisi” baba olduğu için aynı zamanda “zamanın ve kimliğin reisi” olduğunu ve çocuklara babanın vatandaşlığının verildiğini söyledi: Yabancı bir erkekle evlenmiş bir Lübnanlı kadın çocuğuna Lübnan vatandaşlığını veremiyor ve Georgia’nın üzerinde çalıştığı esas dava bu. Arjantinli roman ve deneme yazarı Alicia Ortiz ataerkil yaşam tarzının yasa tanımadığını, her ne kadar 2020’de tüm Latin Amerika’yı sallayan ve “Kızların Devrimi” adını taşıyan kürtaj hakkı yasası çıksa da, kadın ölümlerini engellemek için İspanya’yı örnek almaları gerektiğini ve şu andaki savaşının bu olduğunu söyledi. Martinikli roman ve oyun yazarı Gaël Octavia, spesifik olarak çalıştığı feminist alanın genç kızların bilime yönelmesi olduğunu belirtti. “Elbette ki kadına şiddet ve kadının bedeni hakkında karar alması gibi konuların öncelikli olduğunu biliyorum ama kadın aklının bilimsel konularda temsil edilmemesinin önemli bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Hiper teknolojik bir topluma ayak uydurmak için bilimin ne kadar büyük bir iktidar levyesi olduğunu, Bill Gates, Mark Zuckerberg, Steve Jobs gibi isimlerin hepsinin bilimden geldiklerini unutmayalım. Ayrıca bilimsel olarak kendini geliştirmek, kişisel anlamda da çok büyük bir yaratıcılık ve güven kaynağı. Stereotipleri kırarak kadınların imajını yükseltiyor, sosyal rollerini değiştirip kadının toplumdaki değerini arttırıyor” dedi. Mariem Hadoussa Cezayir’de gönüllülük değerleri ve vatandaşlık kültürünü geliştirerek sosyo-kültürel kadın bilincini açmak, inisiyatif alma ve iş hayatına katılım konularındaki güvenini geliştirmek konularında çalışıyor. Yakın arkadaşım Fransız yazar ve düşünür Belinda Cannone ise, savaşının “evrensel feminizmi” korumak olduğunu söyledi. Her vatandaşın cinsiyetinden (aynı dininden ve renginden olduğu gibi) bağımsız olarak eşit olduğunu savunan bir feminizm, kişiyi bir topluluğa aidiyetiyle değerlendirmeyen, sadece o topluluğun bireyi olmaya indirgemeyen bir feminizm için savaşıyor. Yunan araştırmacı ve yazar Christina Oikonamopoulo da şöyle cevap verdi: “Benim kültürümün feminist savaşı şu: “Seçilmiş ailemdeki ve akademik çevremdeki kızların ve kadınların, suçluluk hissetmeden, ücret eşitliği, kariyer, doğum kontrolu, kürtaj, boşanma, ifade özgürlüğü, ev içi şiddeti dillendirme hakkında fikirlerini özgürce ifade edebilmelerini sağlamak”. Cenevre ve Belçika’da öğretim görevlisi Faslı filozof ve yazar Leila Tauil’in en büyük angajmanı ise Arap feminizmlerinin yeni kuşaklara aktarımı ve bunun için emek verdiği dersler, yayınlar, araştırmalar. 18.000 kilometre uzakta, Yeni Zelandalı Raqi Syed ise “Benim kadın sanatçı olarak önceliğim, emekle sanat ilişkisi” dedi ve sanat pratiklerinin ardındaki büyük çalışmadan söz etti.


İlerleyen haftalarda tüm bu konuları, adı geçen yazarlarla teker teker tartışacağımız sohbetlerde açmayı ve çeşitli coğrafyalardaki kazanımları onların yardımıyla gözden geçirmeyi umuyorum.

İki ülkeli bir feminist olarak, “öncelikli dava” deyince aklıma ilk gelen alan elbette Türkiye’de kız çocuklarının okuma hakkı ve çocuk evlilikleriyle savaş. Fransa’da üzerinde çalışma ve etkinlikler düzenleme şansı bulduğum alansa, okullara giderek kız çocuklarını ve genç kızları okuma – yazmaya yöneltmek oldu. Şuna çok inanıyorum: Kız çocuklarına oğlanların kendine duyduğu güvenin yarısı ve çalışma şansı verilseydi, kadınlar asırlardır birçok alanda toplumsal hayata katılırdı. Ve elbette dünya çok daha yaşanır bir gezegen olurdu.

Yazar ve yönetmen

İlgili Makaleler


Son makaleler