Türkiye Hakkında Herkesin Yanlış Bildiği Şeyler – Steven A. Cook | Foreign Policy

“Türkiye Doğu ya da Batı değildir. Türkiye’dir.” Steven A. Cook tarafından kaleme alınan ve 18 Ocak 2023 tarihinde Foreign Policy’de yayınlanan makalenin İngilizce orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

2000’li yılların başında Ankara’da yaşarken sık sık 20’li ve 30’lu yaşlardaki Türklerle vakit geçirirdim. Türk dış politikasını ve ülkenin NATO müttefikleriyle olan çileli ilişkilerini tartıştığımız bir akşam yemeği sohbetinde içlerinden birinin şu soruyu sorduğunu anımsıyorum: “Amerikalılar ve Avrupalılar neden Türkiye’nin ya Batı ya da Doğu olmasında ısrar ediyorlar? Neden sadece Türkiye olamıyoruz?” Türkiye’nin çıkarları, Soğuk Savaş ve Avrupa Birliği üyeliğinden bahsederek bir cevap bulmaya çalıştım ve sonunda “Ama Mustafa Kemal Atatürk! O, ‘Türkiye’yi dünyanın en müreffeh ve medeni milletleri seviyesine çıkarmak’ istiyordu. Batı’yı kastediyordu.”

Son yıllarda, özellikle de ABD-Türkiye ilişkilerindeki kriz anlarından birinde Keith Johnson ve Robbie Gramer tarafından 19 Temmuz 2019 tarihinde Foreign Policy için kaleme alınan “Türkiye’yi Kim Kaybetti?” makalesi beni düşünmeye itti.

Türkiye ve ABD, iki ülkenin politikaları, hedefleri ve değerleri farklılaştıkça uzun süreli bir anlaşmazlık döneminin içine giriyor. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu hafta ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile görüşmek üzere Washington’a gittiğinde, gündemin ilk sıralarında Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğini onaylamasını talep etmesi, Ege Denizi’ndeki gerilim ve Ankara’nın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile ilişkilerini normalleştirme yönündeki belirgin isteği yer alacak gibi görünüyor.

Bu sonuncusu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir zamanlar “Esad gitmeli” korosuna liderlik eden Türkiye için özellikle dramatik bir değişim. Ankara’nın Şam’la ilişkilerini yenilemesi, Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) Türkiye’nin güvenliğine yönelik tehdit algısına son vermeyi vadediyor ama aynı zamanda ABD’nin İslam Devleti’ne karşı Washington’un ortağı olan bu Suriyeli Kürt savaş gücüyle çalışmasını neredeyse imkansız hale getirecek gibi görünüyor. Nitekim Türkiye’nin bu politika değişikliği Washington’daki yaraya tuz biber ekecek şekilde Rusya’nın teşvikiyle gerçekleşiyor.

Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri, özellikle Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in geçtiğimiz Şubat ayında ordusuna Ukrayna’yı işgal etme emri vermesinden bu yana büyük bir ilgi konusu haline geldi. Konuyla ilgili haberlerin çoğu bu ikili ilişkiyi ekonomik açıdan çerçeveliyor, ancak bundan çok daha fazlası var. Yine de bu, Türkiye’nin Batı’yı terk edip Rusya’nın yanında yer aldığı anlamına gelmiyor, aksine Ankara’nın kendi başına bir güç olmaya çalışırken diğerlerinin kategorilerini reddettiği anlamına geliyor.

Türkiye hakkında yapılan haberler yanlış değil. Türk ekonomisinin içinde bulunduğu korkunç durum Erdoğan’ın Rusya’ya yaklaşımında önemli bir etken. Erdoğan ABD’nin yaptırım baskısına direndi ve 2022’de Ankara Moskova ile ticaretini iki katına çıkararak Türkiye’yi Rusya’nın üçüncü büyük ticaret ortağı haline getirdi. Bu ticaretin büyük bir kısmı enerji sektöründe gerçekleşiyor. Rusya Türkiye’ye önemli miktarda gaz, petrol ve kömür tedarik ediyor ve bunların bir kısmını Türkler ruble olarak ödüyor. Bu ticarete dayanarak Erdoğan ve Putin geçtiğimiz Ekim ayında Kazakistan’da bir araya geldi ve Türkiye’yi Rus gazı için bir merkez haline getirecek bir plan üzerinde anlaştı.

Ankara, iç ihtiyaçları karşılandıktan sonra gazı yeniden satmalarına olanak tanıyacak bu rolü uzun zamandır oynamak istiyordu; bunun sadece gelir getireceğini ve Ankara’nın süregelen cari açığını kapatmaya yardımcı olmayacağını, aynı zamanda gazın görünürdeki varış noktası olan Avrupa’da Türkiye’ye daha fazla nüfuz kazandıracağını hesaplıyordu. Zira, Türkiye halihazırda ucuz Rus ham petrolünü rafine ediyor ve yüksek fiyatla yeniden satıyor.

Enerjiye ek olarak, Batılı meslektaşları Rusya’dan çekildiğinde her türden Türk şirketi devreye girerek, pazarlardan aniden dışlanan Rus işletmelerinin ve tüketicilerinin mallara erişimini sağladı ve Türkler için yeni fırsatlar yarattı. Ankara bunun dışında milyonlarca Rus turistin yanı sıra çok daha küçük boyutta zengin çevreleri de ağırladı.

Türk yetkililer, Türk ekonomisini riske atmadan Rusya’ya yaptırım uygulayamayacaklarını savunarak -belki de istemeden- ikili ilişkinin ne kadar önemli hale geldiğini gösteriyor. Ucuz Rus enerjisi, turistlerden elde edilen gelir ve zengin Ruslardan akan döviz, Türkiye’ye yıllar süren seri ekonomik kötü yönetimden sonra bir yastık sağlıyor. Her ne kadar Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra ikili ekonomik ilişkilerin geliştiği doğru olsa da, Ankara Moskova ile ekonomik, diplomatik ve güvenlik bağlarını Putin’in Ukrayna’ya saldırısından ve Türkiye’nin ekonomik çöküşünden çok daha önce geliştirmeye başlamıştı.

Washington’da az sayıdaki Türkiye destekçisi bu gelişmelere iki farklı -ama pek de ikna edici olmayan- şekilde tepki veriyor. İlk olarak, Ankara ve Moskova’nın Libya, Dağlık Karabağ ve Suriye’de farklı taraflarda yer aldığına işaret ediyorlar. Ayrıca Türk insansız hava araçlarının ve silahlarının Ukrayna’ya satışına, Erdoğan’ın Ukrayna’nın bağımsızlığına yönelik söylemsel taahhüdüne ve Türklerin aracılık ettiği ve küresel bir gıda krizinin önlenmesine yardımcı olan tahıl anlaşmasına atıfta bulunuyorlar. Haklılar ama Erdoğan ve Putin Libya, Suriye ve Ermenistan-Azerbaycan çatışmalarındaki farklılıklarını bir kenara bırakıp daha güçlü ekonomik ilişkiler ve güvenlik bağları kurmak için birlikte çalışmaya devam ettiler.

İkincisi, Türkiye’nin dostları Ankara ile Moskova arasında yaşananların Washington’un suçu olduğunu savunuyor. Eski bir ABD’li yetkilinin ifadesiyle, ABD Türkiye’ye “bir hiç gibi” davranmasaydı, Ankara Moskova’ya karşı memnuniyetle bir siper olurdu. Bu, Washington’un YPG ile ilişkisini eleştirmenin diplomatik olmayan bir yoluydu ve Türkiye’nin görüşlerini dinlemeden ulaşılabilecek en yakın Türk görüşüydü.

Türk-Rus ilişkileri hakkında bildiklerimiz ışığında, Washington’un YPG’yi bırakması halinde Türkiye’nin Moskova’ya ekonomik yaptırımlar uygulaması ve ikili ilişkilerin diğer boyutlarını kısıtlaması pek olası görünmüyor. Ne olursa olsun, Türkiye’nin destekçileri, Ankara’nın stratejik hedeflerini doğru bir şekilde değerlendiremeyecek kadar kendilerini savunmaya kaptırmış görünüyorlar. Türklerin, ABD’nin terör örgütü PKK’dan ayırt edilemeyeceğine inandıkları bir grupla olan ilişkisinden dolayı mağdur oldukları konusunda oldukça haklılar ancak Türk yetkililerin, Türkiye’nin Batı’nın savunması için kritik öneme sahip olduğu Soğuk Savaş dönemini tekrarlamakla ilgilenmediklerini göremiyorlar.

Eğer Türkler, destekçilerinin beklediği gibi bir siper olmak isteselerdi, Ankara Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almazdı. Ayrıca Rus devlet enerji şirketi Rosatom’un sahibi olacağı ve işleteceği Akkuyu Nükleer Santrali’nin geliştirilmesi için Ruslarla bir anlaşma yapmazdı. Akkuyu ile ilgili bir başka anlaşmada da Türkler, Mersin Limanı’nın geliştirilmesi için Ruslarla bir sözleşme yapmazdı. Türkiye’yi eleştirenler, Türkiye’nin artık Batı’nın güvenilir bir ortağı olmadığını savunmak için tüm bu olanlardan istifade ediyorlar.

Haklılar da. Türkiye bir NATO müttefiki olabilir ama bir ortak olduğu söylenemez. Aynı zamanda, Türkiye’yi eleştirenlerin Ankara’nın Batı’dan uzaklaşmasını Rusya’ya yakınlaşma olarak algılama eğilimi de Türk dış politikasını yanlış anlamaya yol açıyor. Ankara’da NATO’ya derin şüpheyle bakan ve Türkiye’yi Moskova’nın yanına çekmek isteyen bir grup olduğu sır değil. Bu grubun etkisi zaman zaman azalıp çoğalsa da, Erdoğan daha etkili olduğu zamanlarda bile dış politikayı sözde Avrasyacılara devretmeye direnmiştir. Eğer böyle bir şey yapsaydı, bu muhtemelen Batı’dan kopuşla sonuçlanacaktı ki Türkiye’nin Rusya ile sıkılaşan bağlarına rağmen bu Türk liderin istediği bir şey değil.

Bununla birlikte Erdoğan’ın elinde bir koz var ve tüm bu ABD/NATO-Türkiye-Rusya dinamiği ona Washington ve Brüksel’i manipüle etme fırsatı veriyor. Örneğin, bir Türk savunma yetkilisi, ABD Kongresi üyeleri Ankara’ya F-16 satılması konusunda yaygara kopardığı için Rusya’nın Su-35 savaş uçağını alma olasılığını gündeme getirdiğinde, Washington’da Türkiye’nin ABD uçaklarını almaması halinde Batı’nın Ankara’yı kaybedeceği korkusunu körükledi. Bu tür bir manipülasyon ancak yabancı toplum Türkiye’yi ya Batı ya da Doğu olarak gördüğü sürece mümkün. Erdoğan Türkiye’nin Rus dış politikasının bir parçası olmasını ne kadar istemiyorsa, NATO’nun güneydoğu kanadındaki bir uzantısı olarak görülmesini de o kadar istemiyor.

Türk dış politikasında olup bitenler, uzun zaman önce Ankara’da Türk dostlarımla yaptığım konuşmayla örtüşüyor. Türkiye ABD ve NATO’dan uzaklaşıyor olabilir ama Rusya ile tam olarak aynı hizaya gelmiyor. Burası Türkiye.

Steven A. Cook, Foreign Policy’de köşe yazarı ve Dış İlişkiler Konseyi’nde Eni Enrico Mattei Orta Doğu ve Afrika çalışmaları kıdemli araştırmacısıdır.

Yazı işleri departmanı

İlgili Makaleler


Son makaleler